Babam ve Oğlum

17
7574

Fevkalade bir sürücünün oğluyum. “Başkasına çarpmamak kadar, kendine çarptırmamak da önemli” derdi babam. Bugün trafikte, son yarım saat içinde ardımdan gelen hemen her arabanın marka, model ve rengi aklımda kalıyorsa, çevremdeki hareketli her canlı ve cansızın sürat ve konumunu beynim milisaniyeler içinde devamlı işliyorsa, burnum artık kazanın kokusunu alıyorsa, bunda O’nun payı büyüktür.

İnsan hafızası inanılmaz: Henüz 6-7 yaşlarındaydım ama annemin gök mavi Peugeot 504’ünü, rahmetlininse Mercedes 250 C’sini daha dün gibi hatırlıyorum. Boşandıklarında Pug satılmıştı ama babam W114’üyle beni 8 yaşıma kadar yeni evimden almaya devam etti.

Otomobil sevdasını bana neyin aşıladığını soranlara “E31” diye cevap versem de, sanırım bu doğru değil. Aradan geçen 20 küsür seneye rağmen halen, o zümrüt yeşili coupé’nin krom kapı koluna uzandığımda yaşadığım heyecan dilimin ucundaysa, tüm bu olan biten çok daha evvelden, bir Yıldız’la başlamış demektir.

O arabaya aşıktım. Zihnime kazınan bölük pörçük detaylardan ilki, kornası sanki havada asılı duran, ince bir çerçeve şeklinde armanın etrafını saran zarif direksiyon simidi. Ardından rengi: Bağdaştırdığım anılardan mı bilinmez ama, bugüne dek yeşilin daha asil bir tonuyla karşılaşmadım. Derisinin kokusu, çerçevesiz camları… Mercedes işçiliğinin tavan yaptığı senelere ait bir başyapıttı W114. Lüleburgaz’a, akrabalarımızı ziyarete giderken hiç istifini bozmadan ulaştığı 220 km/s, uzun seneler bir otomobilde şahit olduğum en yüksek sürat oldu. Satıldığı gün gözlerim şişene kadar ağlamıştım.

Direksiyona Haldun Baba’nın geçtiği yeni hayatım, bir Renault 12 TS’le başladı. Geriye doğru çekilen kapı mandalları haricinde bende pek bir iz bırakmayan bu emekli, puslu bir dönemime ait.

Çoğu ailede olduğu gibi bizde de “memnun kalınan otomobilin ikamesinin de aynı markaya mensup olma geleneği” egemendi. 12’nin yerini önce beyaz bir Renault 9 Broadway aldı. Çok geçmeden aramıza, annem için koyu yeşil bir de Spring katıldı. Orta konsoldaki tombul ve yuvarlak hatlı, ama sert çalışan cam açma düğmeleri beliriyor bu kez gözümün önünde: Onlarla bozulana kadar oynamaya bayılırdım.

90’ların ortasına doğru, ablam da ilk arabasını alıyordu: yeşil bir Fiat Uno. Tanıdığım en iyi kadın sürücü olan Beti’ye minik İtalyan fazla dayanmadı: Otobanda önüne çıkan bir köpekle beraber Uno da pert oldu. Yerini alan gri Opel Corsa Swing, ablamın ellerinde Çeşme otoyolunda 180 km/s’yi görürken gözlerim fal taşı gibi açıktı (zira 280 gibi hissettiriyordu).

Haftalık dergileri okumaya ortaokulda başladım. Çok geçmeden aylık olanlarla birlikte, ‘otomobil’e dair ne yayınlanıyorsa alıyordum. Tam da bu dönemde bizimkiler, önce Spring’i satıp, ardından Broadway’i değiştirmeye karar verdiler. Onlara “efsane kasa” Corolla’yı önerirken, açıkçası tasarımı ve beyir gücü haricinde çok bir dayanağım yoktu. Zaten benimki de öneriden öte bir dayatmaydı; çok okuyoruz ya, arabaları bizden iyi bilen yoktu (tanıdık geldi mi?).

Neyse ki bu karardan, tam 16 yıl boyunca bir gün olsun pişmanlık duymadım. 1996’da, Altunizade’deki bir galeriden henüz 1 yaşında gümüş gri bir 1.6 XEI seçtik. Selefi Fransız’a göre ilk dikkatimi çeken müzik setinin çıkış gücü, ardından içinin genişliği olmuştu – testini izlediyseniz gerisini zaten biliyorsunuz.

Ama hevesim artık farklı bir boyuttaydı. Geceleri Toyota’nın kullanma kılavuzunu yanıma alıp aşağı iniyor, içine binip sağını solunu kurcalıyordum. Durağan halde elim sık sık vites koluna gidiyor, direksiyonuna oturup koltuğu kendime göre ayarlıyordum. Yavaş yavaş vaktim geliyordu.

Sonraki sene Corsa yerini, temelde aynı otomobil olan gümüş gri bir Tigra’ya bıraktı. Ablamın en atarlı yıllarına denk gelen bu dönemde daha sık geziyor ve gazlıyorduk. Yolcu koltuğundan bu arabayı çok seviyordum: gülle gibi kapıları, ilk kez karşılaştığım açılır tavanı ve kocaman bagaj kapağının örttüğü minyatür arka koltuklarıyla, amcamın Almanya’dan getirdiği pahalı oyuncaklar gibiydi. BC 357, 2003’ten itibaren ablamın Almanya’ya yerleşmesiyle ilk arabam oldu (Boğaziçi’ni kazanma hediyem!) ve onun gibi benim de en esaslı anılarıma ev sahipliği yaptı. 75.000 kilometrede direksiyonuna geçip 2007’de, tam 100 bini devirirken sattığım ‘Tigrettin’, tüm bu maneviyatına rağmen pek hoş hatırladığım bir otomobil değildir.

Lakin birkaç ay sonra İzmir’den, henüz 29 bin kilometredeyken satın aldığım 2002 Clio RS için tam tersi geçerli. İstanbul’a dönerken teptiğim yolun son bölümleri, mutluluktan ağlayarak geçmişti – bazen sahip olabileceğinize asla inanmadığınız şeylere kavuşuyorsunuz. Beş yıl boyunca O’nu kullanmaktan bir an bile sıkılmadım. Bir ara elektronik gaz kelebeği sebebiyle sanayiye sık git-gel yaptırdı ama, gerisinde son derece basit ama medeni, samimi ve hayat doluydu. ‘Araba kullandığımı’ bana O’nun kadar hissettiren başka hiçbir otomobil sürmedim.

AEM açıl hava filtresi ve Apex yaylar haricinde hiçbir müdahaleye gerek görmediğim ReiS’le beni ancak bir kaza ayırabilirdi… Öyle de oldu.

Kaskom yoktu, hiç olmadı. Trafik sigortasının, ne kadar haklı olsanız da, sizi korumadığını biliyordum da, öğrenmem 2012’yi buldu. Hayatımın dönüm noktalarından birindeydim: Ya sigortanın karşılamadığı masrafı cebimden ödeyecek ve Clio’yu toplayacaktım, ya da oğlumu o haliyle bırakacaktım. Kabullenmesi ne kadar zor da olsa, eskisine döneceğine inanmadım ve sattım.

RS 772’yle bağım bir yana… Benim için otomobil’le eş anlama gelen, 90’ların sonundan 2000’lerin başlarına kadarki Ultimate Driving Machine’lerden favorilerim olan E46 M3 (CSL ütopyamdı) ve E39 M5 ilanlarını yenilemekten hiç bıkmadım. Aklım sürekli, lise hayatım boyunca duvarlarımı süsleyen bu makinelerle meşguldü. Kaç yaşıma geldiğimde o kadar para biriktirebileceğime dair hesaplar yapıp dururdum. Hayalim hep, bunlardan birini Clio’nun yanına getirmekti; yerine değil.

Önceliğim M3’tü; kırılganlık, vergi ve yaş sebebiyle abisini ilk etapta düşünmüyordum. Ne var ki, niyetlenip görmeye gittiğim E46’lar hem bütçemi aşıyordu, hem de içleri istenen paranın çok altındaydı. Maddi açıdan zaten kesicideydim; buna rağmen, çocukluk hayalimi gerçekleştirmek uğruna şartlarımı daha da zorlayabilirdim. Ancak o arabaların hiçbiri, o kabin ve fiyatlarıyla içime sinmemişti.

Mecbur rotayı M5’lere çevirdim. ‘Boyasız’ olduğu iddia edilen 2000 model ve 120 bindeki TU, her ne kadar benim için biraz ihtiyar kalsa da, fotoğraflarda muazzam gözüküyordu. Sahibini aramam şarttı.

İki bölgedeki lokal rötuşlar hariç, araba hakikaten boyasız ve müzelik kondisyondaydı. Bunca sene böyle bir otomobilin bu şekilde muhafaza edildiğine inanamıyordum. Altına girdiğim onca borca rağmen, imzayı atarken çok düşünmedim. 2012, aynı zamanda Corolla’nın da yerini Octavia‘ya bıraktığı yıldı.

Hayvan’ın nasıl bir otomobil olduğunu, onunla yaşamanın ne anlama geldiğini önümüzdeki günlerde bol bol okuyacak ve izleyeceksiniz. Şimdilik şunu söyleyebilirim: Hayalini kurduğum her yıla ve uğruna harcadığım her kuruşa değdi.

Peki sizin hayatınızdan hangi otomobiller geçti, nasıl izler bıraktı? Bizimle paylaşın.

Sevgiler,

And

PAYLAŞ
Önceki İçerikDeğişim zamanı
Sonraki İçerikÖzneldeki Özne
And
1984'te doğdum, 1998'de direksiyona oturdum ve 2008'den bu yana onları test ediyorum. Saint Benoît ve Boğaziçi Üniversitesi inşaat mühendisliğinden mezun olup auto motor & sport'ta sigortasız çalışmayı seçtim. O sıralar Modifiyem.com'a içerik sağladım, ardından e-motoring'in test editörlüğünü yaptım. Prokart'ta yarıştım, Nürburgring ve Monza gibi pistlere (ve pistlerden) çıktım. Kullandığım tüm otomobillerden ayrı keyif aldım ve arkadaşlarımla beraber amacımız, aynı keyfi şimdi size yaşatmak.

Yorum Yaz

17 Yorum "Babam ve Oğlum"

Bana bildir

Buna göre sırala:   en yeni | en eski | en iyi
Hamza Akgoz
Üye
Hamza Akgoz
3 ay 20 gün önce

Clio nasıl kaza yaptı kısaca yazabilirmisiniz?

sadikenes
Üye
sadikenes
1 yıl 1 ay önce
Öncelikle yazınız çok güzel olmuş.Teşekkürler. Benim araçlarla tanışmam 2000 senesinde oldu mitsubishi L300 minibüs kullanmıştım. O kadar heyecanlıydı ki o gün tüm hissettiklerimi uzun uzun yazmıştım.2012 senesine kadar arkadaşlarımdan,akrabalarımdan traktörden tutun patpattan çıkın lüks veya döküntü ne bulduysam kullandım test ettim. 2012 de Mali müşavirlik stajımı yaptığım abimizin 5.30 d aracını 1 sene boyunca oraya buraya iş için gezi için kullandım ve bende en çok iz bırakan araç bu oldu. Keşke kullanmasaydım dediğimde çok zaman oldu çünkü hangi araca binsem o değildi. Sonrasında kendi aracımı 2014 yılına kadar alana dek daha cazip geldiğinden araç kiralamayı seçtim. Bu esnada da a3… Read more »
Deniz Kara
Ziyaretçi
1 yıl 1 ay önce

And abi sen de farkındasındır heralde sende aynı zamanda kuvvetli bir edebi yön de var.
Yani kullandığın kelimelerin, cümlelerin, anlatmak istediğinle sıkı sıkıya bağdaşıyor.Senin yazdığın bütün yazılar okuyucusuna ne kadar uzun olursa olsun akıcılığı sayesinde keyifle okutuyor.

Gürkan Baştürk
Editor
1 yıl 2 ay önce
İlk kez babamın çalıştığı yerin sahip olduğu 1987 model 131 Kartal’ın direksiyonuna geçmiştim. Patronu sağolsun babamı kendi evlatlarından ayırt etmezdi bu yüzden de araba genelde bizde dururdu. Hatta o kadar sahiplenmiştim ki; kullanacağı zaman bizim arabamıza binme diye ağlardım çok iyi hatırlıyorum 3-4 yaşlarındaydım 😀 Babam emekli olduktan 2 yıl sonra 2011’de 1988 model göbekten vites bir Şahin aldık, babamın kucağında direksiyonu yönlendirmemi saymazsak ilk direksiyona geçişim onunla oldu. Bu sırada 17 yaşımda olduğum için ancak mahalle arasında ileri – geri gider gelirdim, çok nadiren babam trafik olmadığı zamanlarda Uludağ Yolu’na çıkarken arabayı bana verirdi. 18 yaşıma girdiğimde bir trafik… Read more »
Arda KARACIK
Üye
Arda KARACIK
1 yıl 2 ay önce

clio (ReiS) ile o kaza anını okurken çok duygulandım hep en çok korktuğum şeydir bağlandığım bir aracın bir kazaya kurban gitmesi sizi çok seviyoruz saygılar

wpDiscuz