Arabanızı valeye bırakmayın!

14
6565

Aslında konu bu kadar. Büyük ihtimalle yazdığım yazının özetini başlık olarak girmek, gazetecilikte yapılmaması gereken 10 şey içerisinde başı çekiyordur. Ancak gazetecilik okumadığım için, ve böyle bir iddiam da olmadığını göz önüne alırsak, bir blog yazarı olarak ne istersem onu yapabileceğimi düşünüyorum. Konuyu açacak olursak, bütün yazının özeti sizden arabanızı bundan sonra valeye bırakmamanızı rica etmem. Ancak en yakın arkadaşlarıma bile bir tavsiye verirken uymaları için ikna etmem gerektiğini düşünecek olursak, sanırım sizi de ikna etmek için biraz dil dökmem gerekiyor.

Aslında bu yazıyı yazmama neden olan olay bir valeyle yaşadığım güncel bir kötü tecrübe değil. Beni bu konuya değinmeme iten şey valelik müessesinin, ki bu işe müessese diyerek aslında olduğunda çok daha fazla değer verdiğimi düşünüyorum, bu müessesenin olması gerekenden çok daha büyük bir etki alanına sahip olduğunu fark etmem oldu. Birkaç hafta sonu önce ailemle, adeta hiçliğin ortasında ve yaklaşık 2 dönüm otoparka sahip salaş bir restorana gittik. Otoparka girdiğimde amacım biraz yağmur çiselediğinden dolayı bizimkileri kapının önünde bırakıp 4 5 araba ilerdeki boşluğa (ki bu boşluğun büyüklüğünü tarif etmem gerekirse, Ali Ağaoğlu İstanbul’da görse My Boşluk diye site yapar, o kadar büyük bir boşluk) park etmekti. Bizimkiler arabadan inerken kapımın açılmasıyla irkildim.

-Abi arabayı biz alıyoruz!

-… (Cevap bile veremedim, durum o kadar absürt ki cevap vermeye kalksam daha da absürtleşecek. Hangi arabayı alıyorsun? Nereye alıyorsun? Niye alıyorsun? Siz kimsiniz? Gibi sorular kafamdan hızlıca geçiyor ancak hangisini kullanırsam kullanayım o adamın “Abi arabayı biz alıyoruz!”u kadar kararlı bir anlam ifade etmiyor. Birkaç saniyelik duraklamadan sonra adamın yarattığı kararlı havanın, bana seçenek bırakmayan bir argümanla yola çıkması sonucu oluştuğunu fark ediyorum ve ben de soru sormak yerine emir kipiyle dalıyorum ortama.)

-Ben park ederim.

-Abi ama biz alıyoruz arabaları!

-…(Lan acaba bu aslında bir soygun mu? Ben mi anlayamadım? Dur bakalım son bir çırpınış.)

-Tamam hadi tamam kapat…

Ve arabayı park ederim. Kafamda deli sorular, bu kör itin öldüğü yerde, dönümlerce büyüklüğe sahip otoparkta niye vale var? Belli ki mekan sahibi vale olayını çok yanlış anlamış. Amaç normalde dakikalar sürecek ve şehir içi labirent gibi sokaklar arasında mekana gelip çevreyi bilmeyen kişiye, dertsiz tasasız park imkanı sağlamak veya davete katıldığından ve ona göre giyindiğinden dolayı arabadan mekana hızlı bir geçiş yapmak isteyen, park yeri aramakla uğraşmak istemeyen kişilere kolaylık sağlamak. Kesinlikle ve kesinlikle nereye park edeceğini açık ve net biçimde gördüğün ve 5 saniye sürecek olan bir işlemi, dur, el frenini çek, parka al, arabadan in, vale fişi al, araba park edilsin şeklinde daha da uzatmak değil. Üstelik bir de bunun üstüne para verecek olmak daha da saçma. Tabi siz hikaye bitti üstüne analiz yapıyorum zannediyorsunuz ancak çilem daha bitmedi. Arabadan indikten sonra restorana benimle beraber paralel bir şekilde ilerleyen bir şey daha olduğunu fark ettim. Hafif bir tereddüt yaşayarak kafamı çevirip o yöne doğru bakma hareketimi bir zaaf olarak gören vale (ki burada da bu şahsa vale diyerek olduğundan çok daha saygıdeğer bir sıfat kullandım, artık adamın halini siz düşünün.) bu fırsatı kaçırmadı.

-Abi yalnız anahtarı alıyoruz!

-… (E yeter ama artık!) Niye!?

-Eee… çekmemiz gerekebiliyor. Senin koyduğun yere otobüs gelebiliyor bazen.

Adamın derdi belli, adam o anahtarı eline alacak, o motoru gereksiz yere çalıştırarak o yakıtı boşa harcayacak, kendi kazandığı paradan ödemediği vergiyi benim yakıt üzerinden devlet babaya ödeyecek. O araba nedensiz yere ileri geri gidecek, çamur mıcır karışımı olmuş o otoparkın muhtelif tepeciklerine benim motorun karteri illa ki sürtecek, bırak sürtmeyi o kartere o adamın imzası birkaç mıcır parçasıyla kazınacak kardeşim. Bundan 5.000 yıl sonra bu adamın park ettiği arabaların karterlerini toplayan arkeologlar “İşte Gizemli Vale’nin bir eseri daha, maalesef ne anlatmaya çalıştığını hala bilemiyoruz.” diyecekler. Ama bendeki de inat, o anahtar benim cebimden çıkmayacak. Baktım muhabbet zaten David Lynch filmine dönmüş, ben de aynı oranda absürtleştim.

-Gerek yok…

Fazlasıyla cool idim. Hiç hız kesmeden restorana girdim. Çıkışta arabayı alırken sinek vızıldaması gibi bir “Abi arabayı yıkadım…” geldi adamdan, aheste bir şekilde kafamı gökyüzüne çevirip halen yağmakta olan yağmura bakıp arabaya bindim ve gittim.

Normalde Nispetiye Caddesi’nde her 10 metrede bir bulunan farklı mekanların farklı valeleri yüzünden oluşan ve toplamda 500 metrelik caddeyi 15 dakikada geçmenize neden olan valeler bile bu yazıyı yazmak için yeterli sebepti, ana fikir bu valeler üzerine kurulacaktı, ancak yaşadığım bu absürt olay başrolü aldı. Eğer bu vale olayı buralara kadar geldiyse sıkıntı tahmin ettiğimden çok daha büyüktü.

Dünyada Vale Gerçeği

Konuyu hiç “Türkiye’de böyleler işte azizim, oysa Avrupa’da Amerika’da böyle mi?” seviyesine indirmeyeceğim, çünkü bu durum dünyanın her yerinde aynı. Bana kalırsa yontma taş devrinden kalma, genlerimize işlemiş bir davranış biçimi bu.

Kendi yaptığınız bir şeyden örnek vermem gerekirse, kiraladığınız bir arabayı nasıl kullanıyorsunuz? Hatırlayabildiniz mi? İşte valeye bıraktığınız arabanız köşeyi döndükten hemen sonra, sizin o kiraladığınız arabaya 1 haftada yaptığınız hareketleri 300 metrede gerçekleştirerek bir rekor kırıyor. Bu “insanüstü” kullanım sonucu arabanızda oluşan sorunları bazen birkaç bin kilometre sonra “Allah Allah! Demek otomatik şanzımanda bile kavrama varmış, hem de set halinde!” şeklinde öğrenirsiniz, bazen de ertesi sabah arabanıza binerken “Arka tampon nerde!” diyerek. Çünkü genelde vale arabanızı teslim ederken hava çoktan kararmıştır ve size yaptıkları hasarı göstermeme konusunda o kadar uzmanlardır ki, bazen arabanın etrafında iki tur atsanız bile anlamazsınız. Üstelik neredeyse hiçbir zaman yaptıkları bu hareketlerin sonuçlarına katlanmazlar. Nerden biliyorsun diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Anlatayım efendim.

Valelik ve Ben

Üniversite zamanı hatırı sayılır bir süre, uluslararası bir otel zincirinde valelik yapmıştım. Bu tecrübeyi nasıl edindiğimle ilgili vereceğim maksimum detay bu kadar çünkü daha fazlasını anlamsız buluyorum, ama çalıştığım yerde 2 grup vale vardı diyebiliriz. İlk grup oranın kıdemlisi ve tam zamanlı çalışan, sürekli orada olan “Profesyonel” diyebileceğimiz çalışanlardan oluşurken, ikinci grup ise ekstra elemana ihtiyaç duyulan organizasyonlar olduğunda, 2 farklı organizasyon üst üste geldiğinde, kısaca ciddi anlamda kaos oluşturacak bir ortam olduğunda çağrılan yedek elemanlar, yani “Biz”den oluşuyordu. Bu bahsettiğim kaos durumunu kelimelerle anlatmak ciddi anlamda çok zor, ancak doğal olarak bizden hızlı çalışmamız ve dikkatli olmamız bekleniyordu. Hızlı çalışmak dedikleri şey arabaları hızlı sürmemiz iken aynı zamanda dikkatli ol diye uyarmanın ne kadar anlamsız olduğunu anlamışsınızdır. Çalıştığım süre boyunca Station Toros’dan 996’ya kadar oldukça geniş bir yelpazede araç kullandım ve hiç kaza yapmadım çok şükür, kısaca benim için başarılı bir tecrübe oldu diyebiliriz. Ancak yaşadığım şeylerden sonra valelik olayına bir daha aynı şekilde bakmadım.

Öncelikle bahşiş konusuna girelim, diyelim ki benim tavsiyemi dinlemediniz, veya koşullar izin vermedi dinleyemediniz, eğer o mekana 4-5 ayda bir gidiyorsanız, arabayı da zaten sizden zorla aldılarsa, fiyatlandırma da yoksa eğer 5 lira çakın gitsin. Az önce bahsettiğim 996’nın sahibi 5 TL vermişti de bir yarım saat kendime gelememiştim. Üstelik böyle davranan o kadar fazla lüks araç sahibi var ki şaşırırsınız. Murat Konyalı’nın verdiği vale bahşişlerini ilk duyduğumda kimse fark etmemişti ama çok anlamlı bir gözyaşı dökmüştüm o anda, meğerse çok yanlış yerde çalışmışım ben.

İkinci olarak arabanızı bıraktıktan sonra yaşananlar. Benim çalıştığım yerde bir açık bir kapalı garaj vardı. Kapalı yerin de doğal olarak bir yükseklik sınırı bulunuyordu, bu yüzden Range Roverlar, Cayenneler uzaktaki açık garaja gidiyordu. Ancak kıdemli “Profesyoneller” araçların ayarlarıyla oynamaya izinli olduklarından, süspansiyonları alçaltarak bu araçları kapalı garaja koyuyorlardı. Ta ki bir gün “ZGOAAAARÇ” diye bir ses bu hükümdarlıklarına son verene kadar. İnanmayacaksınız ama otoparkı işleten müdürün biraz bağrış çağrış ve azarından sonra Range önce açık garaja çekildi, sonra da sahibine hiçbir şey söylenmeden teslim edildi. (Yaşasın tavanı yüksek araba alan kısa boylu insanlar!) Bunun dışında kapısı açık panelvanın kapısıyla beraber kullandığı arabanın sağ tarafını yok edenler mi dersiniz. Kapalı otoparkın dar giriş çıkışında arka kapıyı bilet direğine sürtenler mi dersiniz, kapalı otoparka koyarken arka tamponu duvara bırakıp soyut çalışanlar mı dersiniz, onlarcasını gördüm ve panelvan olayı hariç hiçbirinde araç sahibine bilgi verilmedi. Bu açık ve net verilen fiziksel zararlara örnekler, bir de işin vandallık sınırlarında kullanım sonucu ilerde oluşacak hasarlar kısmı var ki, açık otoparktan otele gelirken kullandığımız düzlükte patinajla en uzun lastik izi bırakma yarışması yapılıyordu dersem fazlasıyla açıklayıcı olacağımı düşünüyorum. İlginç olan ise iki tarafı duvar olan bu dar geçitte bir tane bile kaza olmamıştı. Tabi böyle bir tecrübeden sonra kendi arabamı bir daha valeye bırakmadığımı, bıraksam bile Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu olan biri gibi arabanın her yerini 3 defa kontrol etmeden geri teslim almadığımı düşünüyorsunuzdur. Ne yazık hayatın gözümün içine bu kadar net bir şekilde soktuğu gerçekleri görmemekte bir süre daha direttim.

Valeler ve Ben

Bir valeyle yaşadığımız ilk kötü tecrübe aslında benim çalıştığım dönemin çok daha öncesine tekabül ediyor. Daha 4.000km’de cillop gibi Black Saphire E46 3.18i, arka tamponuna saçmalı tüfekle ateş edilmiş ve sonra And’ın M5’inin çekme kancasına zincirle bağlanıp Arnavut kaldırım sokakta kilometrelerce sürüklenmiş gibi gelince gözlerimize inanamamıştık. Ciddi anlamda nasıl o hale geldi anlamadık. Ama asıl problemimiz bu durumu ertesi gün sabah fark etmemiz olmuştu. Doğal olarak biz yapmadık diyerek işin içinden çıktılar. Bu ilk uyarıydı. Daha sonra Kireçburnu’nda iyi bilinen bir balıkçıda buna benzer bir durum, tatilde gittiğimiz otelde ise bir arka çamurluk bıraktık. Bunlar yaşadığım ilk 3’lü olduğu için hatırladıklarım. Nefret ettiğim için başına ne geldiğini umursamadığım gariban MkV Golf’ün maceralarını anlatmıyorum bile çünkü pek de hatırlamıyorum aslında. Ama hemen hemen her parçasında bir hikaye olduğundan eminim.

En son net yaşadığım olay ise kavgayla sonuçlanmıştı, Bebek’te yokuştan indikten sonra hemen solda sorun yaşamamak için “Mutfak” diyeceğimiz bir mekana oturmuştuk. Bebek’te araba park etmek çok ciddi bir sorun olduğundan, o zamanlar işin arka planını biliyor olmama rağmen valeye bırakmayı problem etmiyordum. Ancak bu “Mutfak”tan çıkışta arabayı gözümün önünde HSBC’nin otoparkından yanlayarak çıkartıp önüme getirince, “Napıyorsun lan?!” diye çıkışmama da pişkin pişkin “Abi yerler ıslak, ehe mehe…” diye cevap verince yuh artık dedim. Müşterinin gözü önünde böyle davranacak kadar rahatladıklarını bilememiştim. Anlaşılan birkaç sene içerisinde çok şey değişmişti. “Arabayı düzgün getirince alırsın paranı.” diyerek arabaya bindim ancak tam hareket ediyordum ki arka çamurluğa sağlam bir tekme sesiyle frenlere asıldım. Gerisi malum, araya giren insanlar, karşılıklı itişme kakışma, hafif bir tartaklanmayla beraber “Parasını ödemeyen buraya arabasını bırakamaz!” şeklinde garip bir argümanla olay kapandı. Belli ki artık Valelik, verdiğin hizmetin kalitesi karşılığı ödüllendirilen bir şey olmaktan çıkıp, senin araban üstünde dilediğim gibi hak iddia eder ve yaptığım holiganlığın haracını da senden keserim anlayışına dönüşmüştü. Doğal olarak bir daha o “Mutfak”a gitmedim.

Yaşadığım bu çok net olay dışında, çok güvendiğim otoparkçılar da, samimiyetine güvendiğim oto yıkamacılar da, kendilerinin yaptığından emin olduğum, hatta bazen doğrudan gördüğüm ufak “KAZA”larda bile sorumluluk almadılar. “Abi biz yapsak söyleriz, sana da mı böyle davranacaz.” tarzı Kapalıçarşı esnafı lafından, köşeye sıkıştıkları anlarda, “Abi bu kadar yıldır tanıyoruz birbirimizi, kaza olmuş işte, KASKO’dan yaptırırsın.” lafına kadar her şeyi duydum. Sanki kasko bedavaymış, hasarsızlık gidince binlerce liraya fırlamıyormuş gibi.

Hadi gelin kendinizi benim yerime koyun. Senaryo aynen şöyle gelişiyor. Ailenizle güzel bir akşam yemeğinden çıktınız. Arabanız size getiriliyor. Ama niyeyse arabayı garip bir şekilde getirdiler ve yol üstünde öyle bir bıraktılar ki, trafiği aksatmamak için hızlı bir şekilde arabaya binip gitmeniz gerekiyor. Kibar bir insan olduğunuzda, yoldaki diğer insanları mağdur etmek istemediğinizden hızlı bir şekilde arabanıza binip eve gidiyorsunuz. Ertesi sabah o da ne! Arabanın arka tamponu yok. Mekanı arıyorsunuz, “Bizde öyle şey olmaz. Evinizin sokağında olmuştur.” diyorlar. “Ulan tek arabalık garaja koyduk arabayı.” diyorsun. “Garaj kapısı üstüne kapanmıştır.” diyorlar. Kendinizi nasıl hissedersiniz? Hadi senaryoyu değiştirelim, en iyi ihtimalle arabayı alırken gördünüz diyelim. Doğal olarak itiraz edersiniz, ancak anında etrafınızı 10 kişi ve çıktığınız mekanın tarzına göre opsiyonel olarak 5 tane de bodyguard ile sararak sizi o kadar “kibar” bir şekilde ikna ederler ki, “Yok canım! Bu kibar beyefendiler benim arabama böyle bir şey yapmış olamazlar! Yapsalar bile söylerlerdi. Hem bak sigortaları da varmış, biz vursak söyleriz abi cebimizden çıkmıyor ki diyorlar. Ben arabayla buraya gelirken fark etmeden karşıdan karşıya geçen bir yavru file falan çarpmışımdır. Dalgınlık işte” diyerek mekandan ayrılırken bulursunuz kendinizi.

Eminim sizin yaşadığınız bunların benzeri olaylar veya duyduklarınız da vardır. Daha geçen gün Oto-Park.com’un videoları arasında paylaşılan Aventador kazasını görmüşsünüzdür. Aslında orda bir suiistimal yok, açık ve net bir kaza, ama yine de ne kadar üzüleceğinizi bir düşünün. Bunun dışında birkaç hafta önce Bebek’te “KALDIRIMDA” yürürken kendilerine “ÇARPAN” valeyi uyardıkları için kendilerini taşlı sopalı kavga içerisinde bulan Ece Sükan ve eşi de oldukça uç bir örnek. Onları izlediğimde kendimin ucuz kurtulduğunu çok net gördüm. Anlamadığım olay, mesela Adana’da kavganın da bir raconu vardır. O noktada ne kadar haklı olursan ol, karşı tarafın yanında bırak karısının, annesinin, kız kardeşinin olmasını kız arkadaşı olsa, sadece arkadaşı olarak kız olsa bile kavga edilmez. Yıllardır bildiğimiz genel geçer görgü kuralını bırak, raconlar bile kalmadı bu Vale müessesesinde. Siz de kendi yaşadıklarınızı yorum kısmında anlatırsanız tartışabiliriz.

Sonuç olarak artık ben dersimi aldım. Şimdiye kadar her defasında bu sondu dedim, mecbur kalınca yine bıraktım arabayı, yine pişman oldum. Valeler yüzünden yaşanan her trafik sıkışıklığında içimden sövdüm, ama bitti. Hiçliğin ortasında bile valelerin tacizleriyle karşılaşıyorsak artık, yok olmaları veya düzgün hizmet vermeleri için kullanmamamız gerek. Peki alternatif ne? Taksiler… Taksiler! YOOOO HAYIIIIR TAKSİİLEEEEER!!!

Yorum Yaz

14 Yorum "Arabanızı valeye bırakmayın!"

Bana bildir

Buna göre sırala:   en yeni | en eski | en iyi
hatatahatch
Üye
hatatahatch
10 ay 26 gün önce

Kesinlikle ve kesinlikle valeye vermem hiçbir zaman. Kendim gider bi yer bulur park ederim, ha illa ki vale istiyor mu, bay bay de başka mekana yönel. İçinizde biraz araba şefkatiniz varsa valeye vermeyin.

nuwanda212
Üye
nuwanda212
1 yıl 5 gün önce

ben de arabanın el freninin çıt sayısının ne kadar çok olduğunu vale den alınca farkettim:)

zuspat
Üye
zuspat
1 yıl 4 ay önce

Adamlar mafya resmen bu nedir böyle

trackback
1 yıl 9 ay önce

[…] […]

jeocem
Üye
jeocem
2 yıl 25 gün önce

Çok güzel bir yazı olmuş, eline sağlık. 3-5 defa yazdım, sildim yorumumu. Bu herif naptı abarttı demeyin diye. Alayının BİPPPPPP diyerek geçiştiriyorum.

wpDiscuz